8 Mart 2011 Salı

Kadına 'savaş açan' Türkiye

Ece Temelkuran
Gazeteci-Yazar


Türkiye kadınına savaş açtı.
“Pişmanım!” Ayşe P.’nın kocası, mahkemeye çıkarıldığında böyle söylemesi yetti ve tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
Pişmanlığı ne kadar sürdü peki? 1,5 yıl.
Ayşe P. kocası tarafından dövülerek Aralık 2010’da öldürüldü. Bize kalan son fotoğrafında, adliye koridorunda, dayaktan morarmış yüzüyle ve artık hiçbir umudu kalmamış gözlerle objektife bakıyor.
Gazete haberlerinin altında “Mahkemeden koruma istemiş, verilmemişti” yazıyordu. Tıpkı benzerleri gibi o da Türkiye’de kadınlara karşı başlatılmış seferberliğin kurbanıydı.
Bağımsız haber sitesi Bianet'in gazetelerden, internet sitelerinden ve ajanslardan derlediği haberlere göre, 2011 yılının Ocak ayında erkekler 17 kadını, bir erkeği, bir kız çocuğunu ve iki bebeği öldürdü. Katil zanlılarından beşi intihar girişiminde bulundu. İkisi ölürken üçü yaralı kurtuldu.
Erkekler ocak ayında dokuz kadın ve bir çocuğu yaraladı.
Ocak ayında 34 kadın ve yedi çocuk tacize, dört kadın ve 15 çocuk tecavüze maruz kaldı.
Tecavüze maruz kalan çocuklardan dokuzu fuhşa zorlanıyordu. Tecavüze uğrayan kadınlardan biri 76 diğeri 97 yaşındaydı.
Geçtiğimiz ay yedi kadın ve iki bebek ölü bulundu. İkisi 18 yaşından küçük dört kadının intihar ettiği öne sürüldü. Bir kadın intihar girişiminde bulundu.
Biri 18 yaşından küçük iki kadının aileleri, yakınlarının kaçırıldığı iddiasıyla polise başvurdu. Bir kadın kendisini tehdit ettiği iddiasıyla bir eski polisten şikâyetçi oldu.
Polis, bir kız çocuğunu zorla evlendiren ailesi hakkında işlem yaptı.

Çağdaş ülke? 

Ocakta biri 18 yaşından küçük iki kadın çevrelerinin ve ailelerinin baskısından korkup bebeklerini ölüme terk ettikleri gerekçesiyle tutuklandı.
Kadınların Türkiye’de maruz kaldığı erkek şiddetinin aylık istatistiklere dönüşmesinin nedeni artık istikrarlı biçimde bu tür olayların yaşanması.
Öyle ki kadınlara karşı topyekün bir taarruz başlamış gibi.
Üstelik bu taarruzun oldukça örgütlü olduğunu da görüyoruz. Zira son aylarda kocaları, nişanlıları ya da sevgilileri tarafından dövülerek ya da başka yöntemlerle öldürülen kadınların önemlice bir bölümü öldürülmeden önce polisten ya da mahkemeden koruma talep etmişler.
Ancak mahkemeler bu talepleri, önlerinde tehlikeye dair kesin göstergeler olmasına rağmen reddetmiş. Polisler, dövüldüğü için karakola başvuran kadınları, kocalarını karakola çağırıp evlerine göndermişler.

Geçtiğimiz günlerde bir İlahiyat Fakültesi dekanı “Kadınlar dekolte giyindikleri için tecavüze uğruyorlar” dedi.
Bu cümle, hakikaten bir fikirmişçesine televizyonlarda ve yazılı basında tartışıldı.
Hükümetin kadın politikasından sorumla Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selam Aliye Kavaf ise şöyle bir cümleyle katıldı tartışmaya:
"Tacizin tek sebebi olarak dekolte kıyafet gösterilemez."
Öyle görünüyor ki Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanımız bile dekolteyi tecavüzün “nedenlerinden biri” olarak görüyor.
Kadınların erkekler tarafından şiddete uğramasına şaşmamalı. Homoseksüellik ve televizyon dizilerindeki öpüşme sahnelerinin kendisini “irrite ettiğini” söylediği bilinen kadın bakanımızın Türkiye’de kadınların uğradığı şiddetle ilgili sesi o kadar çıkmıyor ki, gerçek anlamda biz kadınlar olarak onun ses tonunu bile bilmiyoruz.
“Çağdaş ülke” battaniyesi altında Türkiye, tıpkı Afganistan’daki gibi bir kadın nefretinin merkezi olma yolunda ilerliyor.
Ne olacak peki?
19 yaşında, sevdiği erkekle birlikte olmak isteyen Hatice Fırat, aile meclisinin kararıyla öldürüldü. Bu cinayet aile tarafından Hatice’nin ağabeyine işletildi.
Hatice’nin cesedini morgdan almaya gelen olmadı. Hatice’nin tabutunu kadınlar taşıdı.
Türkiye’de tabutları erkekler taşır. Cenaze namazına kadınlar katılmaz ve kadınlar mezarlığa girmez.
İslami bir gelenek bu. Ama erkekler artık kadınların tabutlarına bile dokunmak istemedikleri için, sanırım birbirimizin tabutunu kaldırmaya devam edeceğiz kadınlar olarak...
Daha ne zamana kadar?

‘Yaptırımlı Kadın Sözleşmesi’ geliyor

Avrupa Konseyi, dünyanın kadına karşı ve aile içi şiddetle ilgili yaptırım gücü olan ilk ve tek sözleşmesini hazırladı. Sözleşmenin temelini Türkiye’ye karşı açılan Nahide Opuz davası oluşturuyor.


STRASBOURG - Türkiye’nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi bünyesinde hazırlanan kadına karşı ve aile içi şiddetle ilgili yaptırım gücü olan sözleşme taslağının bu yıl sonbahar aylarında Avrupa Konseyi’nin karar organı olan Bakanlar Komitesi tarafından onaylanarak üye devletlerin imzasına açılması bekleniyor.
Sözleşme taslağının redaksiyonu, büyük ölçüde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), kadına yöneklik şiddetle ilgili ilk tarihi kararı niteliğindeki, Türkiye’ye karşı açılmış Nahide Opuz davası hükümleri temelinde gerçekleştirildi. Kadınları her türlü fiziki, manevi, psikolojik ve ekonomik şiddete ve ayrımcılığa karşı korumayı hedefleyen taslak sözleşme, kadına karşı ve aile içi şiddet konusunda sözleşmeye taraf devletlere anayasal ve yasal temelde politikalar üretme yükümlülüğü getiriyor.
KADINA KARŞI ŞİDDET İNSAN HAKKI İHLALİ Sözleşme, kadına yönelik şiddeti bir “insan hakkı ihlali” olarak tanımlıyor. “Aile içi şiddet” ise sözleşmede, “aile içinde fiziki, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddetle ilgili tüm eylemler” olarak tanımlanıyor. Sözleşme, taraf devletlerin kadın-erkek eşitliği, kadına yönelik şiddet ve karşılıklı saygı konularını eğitimin her düzeyinde müfredata eklemelerini şart koşacak. Sözleşmede kadınların şiddete maruz kalmadan ve şiddet kurbanı olduktan sonra korunmasıyla ilgili düzenlemeler de yer alıyor.

DENETİM MEKANİZMASI GELİYOR Sözleşmenin en önemli yanını ise beraberinde getirdiği “denetim mekanizması” oluşturuyor. Buna göre, taraf devletlerin sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerine ne derece saygı duyduklarının denetlenmesi amacıyla “Kadına Yönelik ve Aile İçi Şiddete Karşı Mücadelede Uzmanlar Gurbu” (GREVIO) adı altında Avrupa Konseyi bünyesinde bir denetim mekanizması oluşturulacak.
Değişik Avrupa devletlerinden insan hakları, kadın hakları ve kadına yönelik şiddetle mücadele uzmanı 10 ila 15 uzmandan oluşan grup, sözleşmenin yürürlüğe girmesinin ardından taraf devletler hakkında düzenli denetim raporları hazırlayacak. Raporlarda üyer devletlere kadına yönelik ve aile içi şiddetle mücadelede önerilerde bulunulacak. Bu önerilerin ne derece yerine getirildiği takip edilecek. Bu raporlarla bir yandan Avrupa genelinde kadın-erkek eşitliği ve kadına yönelik şiddetle mücadelede ortak normlar yaratılması, bir yandan da taraf devletlerde bu alanlarda ilerleme sağlanması hedeflenecek.
AİLE İÇİ ŞİDDET DE SÖZLEŞMEYE GİRSİN Mİ? Avrupa ülkeleri, Bakanlar Komitesi önünde yapılan tartışmalarda, hazırlanacak sözleşmenin kadına yönelik şiddet konusuyla sınırlı kalmayıp aile içi şiddeti de kapsaması hususunda ikiye bölünmüşlerdi. Bazı Avrupa ülkeleri, kadına yönelik şiddetin insan hakkı merceğinden ele alınmasını istemiş, bazı Avrupa ülkeleri ise konunun aile içi şiddet konusunda hazırlanacak daha nört bir sözleşme kapsamında değerlendirilmesinden yana görüş belirtmişti.
Mevlüt Çavuşoğlu’nun başkanlığını yürüttüğü Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM), taslak sözleşme hakkında hazırladığı görüş raporunda, aile içi şiddet konusunda çocuklar, yaşlılar ve göçmenlerin yeterince korunmamış ve taraf devletlere sözleşmeye çekince koymaları için aşırı serbesti bırakılmış olmasını eleştiriyor.

Yüzde 80'i cinsel şiddet mağduru

Kadına yönelik şiddette sınır tanınmıyor. Ankara'da açılan Kadın Sığınma Evi'nden ''yardım çağrısı''nda bulunanların sayısı 3 ay içinde 114'e ulaştı. İşte o kadınların "pes dedirtecek" yaşamları...


ANKARA - Keçiören Belediye Başkanı Mustafa Ak, son dönemde kadına yönelik şiddet olaylarındaki artışa dikkat çekti ve bu kadınları koruma altına almalarına rağmen, ''şiddet uygulayan kişilerin'' toplumdan uzaklaştırılması gerektiğini söyledi.        
Aile içi şiddetin önüne geçmek için ''Aile Eğitim Merkezi'' kurduklarına işaret eden Ak, ilişkilerinde sorunlar yaşayan çiftlere uzmanlar tarafından psikolojik destek ve çeşitli eğitimler verdiklerini anlattı.        

Şiddete maruz kalan kadınların Keçiören Belediyesi'nin danışma merkezi telefonları ile kendilerine günün her saati ulaşabileceklerini ifade eden Ak, koruma altına aldıkları kadınların misafir edildiği mekanları büyük bir hassasiyetle gizlediklerini ve söz konusu alanda polisle işbirliği yaparak güvenlik önlemleri aldıklarını bildirdi.        
Kadın Sığınma Evi projesini yürüten Belediye Başkan Yardımcısı Celal Semiz de, 13 Aralık 2010'da hizmete vermeye başlayan merkezin varlığından haberdar olanların sayısı çok az olsa da 3 ay içinde çeşitli kanallarla başvuruların sayısının 100'ü geçtiğini belirtti.        

Semiz, merkeze telefonla veya bireysel olarak Aralık 2010'da 27, Ocakta 44 ve Şubatta ise 43 kadının başvurduğunu ve yetkililerden yardım istediğini dile getirerek, şu bilgileri verdi:        
''Bugüne kadar bize başvuran kadınlardan 3'ünü sığınma evine yerleştirdik. Kimi zaman da gece yarıları kapımızı çalan polislerin getirdiği şiddet mağduru kadın ve beraberindeki çocuklarına yardım eli uzattık. Kadınlara sosyal ve psikolojik desteğin yanı sıra adli olarak da hizmet veren merkezimiz, görevlendirilen bir kadın avukatla talepte bulunan herkese yasal hakları konusunda bilgilendirme yaparak, Ankara Barosu'na yönlendiriyor.''
YÜZDE 80'İ CİNSEL ŞİDDET GÖRMÜŞ        Kadın Sığınma Evi'ndeki uzmanların birebir görüştüğü kadınlardan yüzde 60'ı halen fiziksel ve psikolojik şiddet gördüklerini belirtirken, yüzde 80'i de cinsel şiddette maruz kaldıklarını vurguluyor.        
Başvuranlardan tamamının çocuk sahibi olduğuna dikkat çeken uzmanlar, bu nedenle bir çoğunun evliliğini sürdürdüğüne işaret ediyor, ancak fiili olarak yüzde 60'ının boşanmış olduğunu belirtiyor. Evliliklerini kurtarmak için yardım isteyen kadınlara ise sosyal ve psikolojik destek sağlanıyor.        
Merkeze başvuran kadınlardan yüzde 60'nın lise, yüzde 40'ının ilkokul mezunu olduğunu ifade eden uzmanlar, psikolojik destek verdikleri kadınlardan yüzde 80'inin çocukluklarının bir döneminde (8-13 yaş aralığı) cinsel istismara maruz kaldığı bilgisine ulaştı.       
Bu arada boşanmış olan kadınların bir kısmının ise eski eşlerine maddi ve manevi olarak bağımlı bir hayat sürdüğü belirlenirken, evlilik akdi bitmesine rağmen eski eşleri tarafından ya çalışmalarına izin verilmediği ya da tekrar evlilik yapmalarına şiddetle karşı çıkıldığı tespit edildi.        
Yardım isteyen kadınlardan yüzde 40'ı eşlerinin ailelerinden kaynaklanan problemlerden dolayı evliliklerinde problemler yaşadığını, yüzde 20'si ise fikir uyuşmazlığından şiddet gördüğünü anlatırken, yüzde 40'ı da maddi sıkıntılar nedeniyle şiddet gördüğünü beyan ediyor.        
Şiddete maruz kadınlardan yüzde 40'ı darp edildikleri an hiçbir şey hissetmediklerini dile getirirken, yüzde 20'si kızgınlık, yüzde 10'u üzüntü, yüzde 30'u ise korku yaşadıklarını aktarıyor.        
Yetkililer söz konusu kadınlardan yüzde 95'inin çalışmadığına dikkati çekerken, yüzde 85'inin ise evliliğinin bir döneminde mutlaka intihara teşebbüs ettiği bilgisine ulaşıyor.        
Keçiören Belediyesi'nin Kadın Sığınma Evi uzmanları yaptıkları araştırmada başvuruda bulunan kadınların eşlerine yönelik de önemli bilgilere ulaştı.        
Söz konusu bilgiler çerçevesinde eşlerine şiddet uygulayan erkeklerin yüzde 90'ının okur yazar olduğu öğrenilirken, yüzde 30'unun ilkokul, yüzde 10'unun ortaokul, yüzde 60'ının ise lise mezunu olduğu kaydedildi.        
Yetkililer, bu erkeklerden yüzde 10'unun işsiz, yüzde 10'u işçi, yüzde 80'inin ise serbest meslek sahibi olduğunu saptadı.
        
''BU KADARINA DA PES'' DEDİRTEN İTİRAFLAR        
Eşlerinden gördükleri şiddeti tüm çıplaklığıyla ortaya koyan kadınların anlattıkları, ''bu kadarına da pes'' dedirtirken yaşadıkları çaresizliklerini gözyaşları ile dile getirdi.        
Kadın Sığınma Evi'ne başvuranlardan 27 yaşındaki Y.M, küçük yaşta ailesi tarafından zorla evlendirilmiş.        
Ev hanımı olan ve 2 çocuğu bulunan Y.M, evlendiği ilk yıldan itibaren eşinden çok yoğun şiddet görmüş. Hatta başına aldığı darbelerin etkisiyle kulağının biri iyi duymuyor. Bugüne kadar yediği dayak sonrası defalarca hastaneye giden ve çok sayıda darp raporu bulunan Y.M, en son gördüğü şiddetten sonra bir hafta yoğun bakımda kalmış.        
Hastaneden çıkınca tek başına evinin yolunu tutan Y.M'yi kapıda karşılayan eşi ''Neden geldin?'' diye sormuş. Gözyaşları içinde eşinin çocuklarını da dövdüğünü anlatan Y.M, daha fazla dayanamayıp soluğu adliyede almış. Ancak savcının makamına getirttiği kocası, burada bile kadının boğazını sıkarak tehditler yağdırmış. Bunun üzerine savcılık tarafından kadına 200 metreden fazla yaklaşması yasaklanmış.        
Açılan boşanma davası sonucu eşinin çocukları kaçırdığını ve kendisine göstermediğini anlatan Y.M, gidecek yeri olmadığı için Sığınma Evi'ne başvurduğunu söyledi. Bunun üzerine Y.M, uzmanlar tarafından sığınma evine yerleştirildi.
        
''KADIN POLİS MEMURU BİBER GAZI VERDİ''
       
29 yaşındaki 3 çocuk annesi A.L ise 9 yıllık evli. Ev hanımı olan A.L, eşinden her gün şiddet gördüğünü belirterek, yardım çağrısında bulunanlar arasında.        
Bir süre önce gördüğü şiddete dayanamayınca çocuklarını alıp ailesine sığındığını anlatan A.L, ''Beni çocuklarımla birlikte kabul etmediler. Tek başına gelirsen gel kal dediler'' diye konuştu. Bunun üzerine çocuklarını da yanına alarak baba evinden ayrıldığını anlatan A.L, devlet tarafından sığınma evine yerleştirildiğini belirtti.        
Bu sırada boşanma davası açan A.L, iş bularak para kazanmaya başlarken aniden başlayan epilepsi krizleri ile çalışma hayatını sona erdirdi. Bunun üzerine çocuklarını yanına alan eşi 1 yıl süreyle yüzlerini dahi göstermezken, sürpriz bir şekilde barışma teklifinde bulundu.        
Sırf çocuklarını görmek için bu teklifi kabul eden A.L, daha eve adımını atar atmaz yine dayakla karşılaştı. Bu kez gördüğü şiddetin oranı o kadar fazla oldu ki aldığı darbelerle başı yarıldı ve kolu kırıldı. Her gece alkol alarak eve gelen eşi, daha ayakkabılarını bile çıkarmadan içeri girerek genç kadını dövmeye başladı.        
Soluğu karakolda alan A.L'ye, polis memuru bir kadın, kendisini koruması için ''biber gazı'' verdi. Bunu öğrenen eşi genç kadının polisi aramaması de telefonunu elinden aldı.       
Hayattan hiçbir beklentisi kalmadığını ve büyük korkular yaşadığını anlatan A.L, yetkililerden psikolojik destek talep etti. Bunun üzerine genç kadına randevu verildi, ancak gelmedi. Akıbetinden ise henüz bir haber yok.
       
ÇIRILÇIPLAK SOKAĞA ATILMAKTAN KORKUYORH.Y ise 45 yaşında. 19 yıllık evli olduğu belirten kadın, ev hanımı olduğunu belirterek, evliliğinin ilk yıllarından itibaren her türlü şiddete maruz kaldığını anlattı.        
Eşinin geçen yıl eline bıçak sapladığını ifade eden H.Y, kimi zaman üzerine soğuk sular döküldüğünü, kimi zaman kafasının duvarlara vurulduğunu, bazen de çırılçıplak bırakılarak işkenceye maruz kaldığını anlattı.        
Çaresizlik içinde komşularının kapısını çalan H.Y, ''Gece sokağa atılırsam, üstümde elbise yoksa, ne olur bana elbise verin'' diye haykırırken, bunca yıldır korkusundan dolayı ne bir karakola, ne de hastaneye başvurmadığını söyledi.        
İlk kez Keçiören Belediyesi'nin Kadın Sığınma Evi'ne başvurduğunu belirten H.Y'nin yetkililerden talebi ise bir gece sokağa atılması durumunda, gidebileceği sığınma evlerini öğrenmek oldu.
       
SIĞINMA EVİ'NE GELDİĞİNDE DUDAĞI PATLAMIŞTIEv hanımı olan C.Z, 26 yaşında. Eşinden gördüğü yoğun şiddet nedeniyle 1 yıl önce boşandığını anlatan genç kadın, anne ve babası vefat ettiği için küçük çocuğu ile hayatta tek başına kalmış.        
Bir ev tutup çalışarak hayatını sürdürmek isteyen C.Z, çocuğu bırakacak bir yer bulamayınca düzenli bir işe sahip olamamış. Ekonomik durumunun her geçen gün kötüleştiğini anlatan genç kadın, bunun üzerine çocuğunu alarak ayrıldığı eşinin yanına geri dönmüş.        
Alkol ve uyuşturucu kullanan eski eşinin tekrar şiddet uygulamaya başladığını vurgulayan C.Z, aynı zamanda kayınpederi tarafından da darp edildiğini belirtti.        
Kadın Sığınma Evi'ne geldiğinde dudağı patlamış ve yüzünde şişlikler bulunan C.Z, eşi tarafından küçük çocuğu ile birlikte sokağa atıldığını söyledi. Bir gece misafir edilen kadın, ertesi gün sığınma evine yerleştirildi.
        
İLK ŞİDDETİ GELİN ARABASI İÇİNDE GÖRDÜ30 yaşındaki Y.A. ise 8 yıllık evli olduğunu belirtti. Eşinden ilk şiddeti gelin arabasında, üstünde gelinliği varken gördüğünü söyleyen Y.A, gördüğü baskıların yıllarca devam ettiğini anlattı.         Yediği dayaktan dolayı kulak zarının patladığını ve bir çok kez darp raporu aldığını ifade eden Y.A, 7 aylık hamile iken eşinin ailesi tarafından karnına vurularak dövüldüğünü kaydetti. Bundan dolayı hastanede yattığını ve kordon dolanması sonucu bebeğinin mosmor doğduğunu ifade eden genç kadın, eşinin de yaklaşık 2 ay önce evi terk ettiği bilgisini verdi.       
Bunun üzerine eşinin ailesi tarafından çocukları ile birlikte evden kovulduğunu aktaran Y.A, ''Bana (çocukları doğururken bize mi sordun) dediler'' sözleriyle, yaşadığı dramı gözler önüne serdi.        
Evi terk eden eşinden halen haber alamadığını ve kirada oturduğunu ifade eden genç kadın, çocuklarıyla birlikte çaresizlik içinde yaşadığını anlatarak, ''Komşularım bir araya gelip market alışverişi yaptılar'' dedi.       
Dolmuş parası daha olmadığı için Kadın Sığınma Evi'ne ulaşmak için küçük çocuğuyla birlikte çok uzun bir yolu yürüyerek gelen Y.A, yetkililerden psikolojik destek ve maddi taleplerde bulundu.

Türkiye'de kadın olmak

Kadın cinayetleri 7 yılda yüzde 1400 arttı. Kadınların yüzde 41.9’u fiziksel ve cinsel şiddete uğruyor. Eşinden şiddet gören 100 kadından 52'si, 'dünyaya yeniden gelsem, kadın olmak istemem' diyor.



İSTANBUL - Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Bugün tüm dünyada kadın haklarından, onların ne kadar fedakâr, cefakâr ve kutsal olduğundan bahsediliyor. Emekçi kadınların hakları, sözde de olsa teslim edilmeye çalışılıyor, kadınların hak ettikleri hayatı yaşayabilmeleri için planlar yapılıyor, projeler geliştiriliyor.
Türkiye’de yaşayan kadınların durumu ise biraz farklı. Onların önemli bir kısmına göre kadın olmak, şiddetle, acıyla, tacizle, tecavüzle ve ölümle iç içe yaşamak demek. Onlar kadın olarak doğdukları için kendilerini şanssız hissediyorlar. Öyle ki geçtiğimiz günlerde A&G tarafından Diyarbakır'da bin 802 kadınla yapılan bir araştırmada, eşinden şiddet gören 100 kadından 52'si dünyaya yeniden gelse, kadın olmak istemediğini söylüyor. Aynı araştırmaya göre, eşinden fiziksel şiddet gören her 100 kadından 39'u aynı zamanda cinsel şiddete de maruz kalıyor.
Resmi veriler, Türkiye’deki kadın cinayetlerinin yedi yılda yüzde 1400 arttığını gösteriyor. 2002’den 2009’a kadar öldürülen kadınların sayısı 953. 2010 ve 2011 rakamları bu sayıya dahil değil. Yine istatistiklere göre Türkiye’de her 10 kadından dördü şiddet görüyor.

BİR YILDA 76 KADIN TECAVÜZE, 45 KADIN TACİZE MARUZ KALDI
İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi’nin ‘Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi 2010 yılı Kadınların Yaşam Haklarına Yönelik İhlaller Raporu’na göre bölgede bir yıl içerisinde 72 kadın cinayete kurban gitti, 113 kadın da intihar etmek suretiyle yaşamına son verdi.
Bölgede 2010 yılında 73 kadının intihar teşebbüsünde bulunduğunu belirten İHD Merkez Yürütme Kurulu Üyesi ve Diyarbakır Şubesi Yöneticisi Reyhan Bataray, “Kadınlara yönelik taciz ve tecavüz olayları da gündemdeki yerini koruyor. 2010’da 76 kadın tecavüze, 45 kadın da tacize maruz kalmıştır. 18 kadının ölümü kuşkulu bulunurken, 13 kadın namus cinayetinde yaşamını yitirdi. Aile içi şiddete uğrayan kadınlardan 25'i hayatını kaybetti, 95'i ise yaralı olarak kurtuldu" diyor.
18 YAŞINDAN KÜÇÜK KIZ ÇOCUKLARI DA ÖLDÜRÜDÜBataray, eşi, aile üyeleri veya sevgilisi tarafından öldürülen kadınların birçoğunun defalarca yargı ve ilgili mercilere başvurup yardım talebinde bulunmalarına rağmen hiçbir önlem alınmadan, şikâyetçi oldukları kişilerin yanına geri gönderildiklerini söylüyor.

‘Hiç yaşamamış gibi ölen kadınlarımız’

Nazım Hikmet, ‘Kadınlarımız’ şiirinde, “…Anamız, avradımız, yârimiz. Ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen… Ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen kadınlarımız ...” diyor. Türkiye’deki kadınlar şiirdeki gibi ‘sanki hiç yaşamamış gibi ölüyor’, öldürülüyor.



İSTANBUL - Kimi sokak ortasında kurşunları boşaltıyor kadının bedenine, kimi çocuklarının gözü önünde bıçaklıyor, kimi de ıssız bir köşede işkence ederek parçalıyor kadını…
Baba, erkek kardeş, eş, sevgili, eski eş hatta eski sevgili… Kimi töreyi gerekçe gösteriyor, kimi kıskançlığı, kimi de namusu. Kimi ayrılmak istemiyor, kimi boşanmak. Erkekler, yıllar önce boşanmış veya ayrılmış olmasına rağmen bunu kabullenemiyor ve kanlı elleriyle kadınların hayatına son kez dokunuyor.

Peki, erkekler kadınları neden öldürüyor, neden reddedilmeyi, boşanmayı kabullenemiyor, neden kadının ‘namus’undan kendisini mutlak anlamda sorumlu tutuyor, hangi zihniyetin ürünü kadınları kolayca ölüme sürüklüyor? Bu soruların cevabını psikoloji uzmanları verdi. Her olayın kendi içinde değerlendirilmesi gerektiğini belirten psikologların vurgu yaptıkları ortak nokta; toplumsal kültürün erkeğe, ‘kadına hükmetme ve onu kontrol altında tutma’ görevi yüklemesi. Bir diğer önemli nokta ise ‘vicdansızca ve suç niteliğinde davranışlar gösterme ve bunlardan hoşlanma biçimindeki tutumların görüldüğü antisosyal kişilik bozuklukları. İşte psikologların değerlendirmesiyle Türkiye’de kadınları öldüren zihniyetin psikopatolojisi:
KADINI META OLARAK GÖREN ANLAYIŞIN UZANTISI Prof. Dr. Kemal Arıkan, Psikiyatrist
“Türkiye’deki kadın cinayetleri, bir tarafıyla sosyolojik, bir tarafıyla psikolojik bir olaydır. Sosyolojik açıdan bakarsak, bu cinayetleri işleyen erkekler kadını bir meta olarak görüyor. Erkek, ‘Bu benim malımdır, başkası kullanamaz’ diyor. Saldırganlığın bir nedeni buradan kaynaklanıyor. Ne yazık ki geçmişten bu yana alışılagelmiş böyle bir anlayış, bir zihniyet var. Bu alışkanlığı sürdüren erkekler bu tür olayların yaşanmasına neden oluyor.


OLAYIN KÖKÜ, ERKEĞİN ANNESİYLE İLİŞKİSİNE DAYANIYORBir de olayın psikolojik yönü var: Erkekler, ne yazık ki kadınlarla ilişkilerinde, anneleriyle ilişkilerinden gelen bir problem yaşıyorlar, yani bu anlayışın kökü annelerine dayanıyor. Erkeklerin kafalarında çözümlenmemiş bir karmaşa var. Erkek her şeye sahip olmak istiyor ama olamıyor, sürekli kadın üzerinde ağırlığını koymak, dominant olmak istiyor. Kadınlara yönelik cinayetlere işte bu karmaşanın yansıması olarak bakmak lazım.
YARGI DA ERKEĞİ KAYIRAN SİSTEMDE ÇALIŞIYORBunlar, normal ve sağlıklı insanlar değildir. Bunun psikolojideki adı antisosyal kişilik bozukluğu, yani psikopatik kişiliktir. Burada aslında erkek, bir başka erkekle yarışıyor. Kadını tam anlamıyla sahiplenmek istiyor, bir başka erkek veya onun varlığına dair geliştirdiği düşünce, antisosyal kişilik bozukluğu olan erkeği harekete geçiriyor. Başka bir erkeğin varlığını veya düşüncesini yok etmeye gücü yetmediği zaman şiddetini, gücünün yeteceği yere, kadına çeviriyor ve onu yok ediyor. Zayıf gördüğünü ezme, yok etme olayıdır bu. Bu kişilerde paranoid etkiler de söz konusu ama antisosyal kişilik bozukluğu ön plana çıkıyor. Kadına yönelik şiddeti önlemek için cezaların ağırlaştırılması ve caydırıcı olması gerekiyor. Değerler yeniden sorgulanmalı, çünkü Türkiye’de yargı da erkeği kayıran bir sistem içinde işliyor."
ERKEĞE, KADININ CEZALANDIRILMASI GEREKTİĞİ ÖĞRETİLİYORProf. Dr. Bengi Semerci, Psikiyatrist"Bu cinayetleri tek başlık altında toplamak çok doğru değil ama genel olarak erkeğin kadına uyguladığı şiddet olarak ele aldığımız zaman, toplumsal olarak erkeğe öğretilenler, yanlış namus, ahlak ve erkeğin fiziksel olarak kadına şiddet uygulayabilir konumda bulunması ortak payda olarak değerlendirilebilir. Doğduğu andan itibaren erkeğe yüklenen, ‘kadını korumak, sahiplenmek, kontrol etmek’ gibi görevler, erkeğin kadını sahip olduğu bir meta olarak görmesine katkıda bulunmaktadır. Toplumsal olarak kadına biçilen görev ise iyi ev kadını olmak, söz dinlemek, eşe sadakat ve itaat olunca, kendine göre bu davranışlardan sapma olduğu durumlarda, kadının ‘cezalandırılması gerektiği’ erkeğin öğretisi oluyor.
ŞİDDETE YÖNELMEDE ANTİSOSYAL KİŞİLİK BOZUKLUĞU ETKİLİToplumsal baskı ve öğretiler nedeni ile olan cinayetleri ayırırsak (töre gibi), erkeğin neden daha çok şiddet gösterdiği, çok sayıda araştırmanın konusu olmuştur. Saldırgan yani şiddet uygulayan aile bireylerinin büyük oranda erkek oluşu ve bu saldırgan davranışların ilerleyen yaşla birlikte azalmaya başlaması, erkeklik hormonlarının şiddette etkili olduğunu düşündürmektedir. Sorumsuz, tepkici ve düşüncesiz hareket etme, vicdansızca ve suç niteliğinde davranışlar gösterme ve bunlardan hoşlanma biçimindeki tutumların görüldüğü antisosyal kişilik bozuklukları da şiddetin biyolojik nedenlerindendir.
TOPLUMSAL KÜLTÜRÜ DEĞİŞTİRMEK GEREKİRCinayetlerin önüne geçilmesinde erken dönem ve kısa vadede sosyal destek kurumlarının ve güvenliğin sağlanmasının önemi çok büyüktür. Cezaların caydırıcılığı yeterli değildir. Asıl önemli olan toplumsal kültürü değiştirmektir ki bu, zaman isteyen bir süreçtir. Ama bir yerden başlanması gerekiyor. Kadın ve erkek tanımları ile görev tanımları belirlenerek, yeni bir toplumsal bilinç yaratılması gerektiği düşüncesindeyim." 
TOPLUM BASKISI EN ÖNEMLİ SEBEPLERDEN BİRİFerahim Yeşilyurt, Psikolog "Erkek egemen bir toplumda yaşıyoruz. Erkekler özellikle de feodal kültürün etkisini yoğun biçimde hissederek büyüyen erkekler, kadınları daha çok kontrol etmek istiyor. Kendi kontrolü dışına çıktığında da yok etmeye çalışıyor. Töre ve namus kavramları kadın cinayetlerinin en önemli nedeni olarak görülüyor. Toplum baskısı ise görünmeyen bir sebep. Toplumda özellikle de belirli kesimlerde ‘namusunu temizlemeyen kişiye’ selam bile verilmeyebiliyor. İşte bu toplumsal baskı cinayete yönelmede çok önemli rol oynuyor.
ŞİŞİRİLMİŞ ERKEK EGOSUNUN SONUCUAz gelişmişlik ve dijital düşünce yapısı da bu sonuca götüren önemli bir etken. Erkek egosu o denli şişiriliyor ki ona ‘hayır’ diyen kişi, onu yetersiz görmüş olarak kabul ediliyor. Erkek, yetersizliğini azaltma yolları aramak yerine suçu karşı tarafta arayınca böyle bir sonuca gidiyor. Diğer taraftan dijital düşüncede 1 ve 0’lar vardır. Yani ya bir şey ya da o şeyin tam tersi vardır, arası yoktur. Bu tür cinayetlere yönelen kişiliklerin en önemli özelliklerinden biri de empati eksikliğidir. 

‘Hiç yaşamamış gibi ölen kadınlarımız’

Nazım Hikmet, ‘Kadınlarımız’ şiirinde, “…Anamız, avradımız, yârimiz. Ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen… Ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen kadınlarımız ...” diyor. Türkiye’deki kadınlar şiirdeki gibi ‘sanki hiç yaşamamış gibi ölüyor’, öldürülüyor.



İSTANBUL - Kimi sokak ortasında kurşunları boşaltıyor kadının bedenine, kimi çocuklarının gözü önünde bıçaklıyor, kimi de ıssız bir köşede işkence ederek parçalıyor kadını…
Baba, erkek kardeş, eş, sevgili, eski eş hatta eski sevgili… Kimi töreyi gerekçe gösteriyor, kimi kıskançlığı, kimi de namusu. Kimi ayrılmak istemiyor, kimi boşanmak. Erkekler, yıllar önce boşanmış veya ayrılmış olmasına rağmen bunu kabullenemiyor ve kanlı elleriyle kadınların hayatına son kez dokunuyor.

Peki, erkekler kadınları neden öldürüyor, neden reddedilmeyi, boşanmayı kabullenemiyor, neden kadının ‘namus’undan kendisini mutlak anlamda sorumlu tutuyor, hangi zihniyetin ürünü kadınları kolayca ölüme sürüklüyor? Bu soruların cevabını psikoloji uzmanları verdi. Her olayın kendi içinde değerlendirilmesi gerektiğini belirten psikologların vurgu yaptıkları ortak nokta; toplumsal kültürün erkeğe, ‘kadına hükmetme ve onu kontrol altında tutma’ görevi yüklemesi. Bir diğer önemli nokta ise ‘vicdansızca ve suç niteliğinde davranışlar gösterme ve bunlardan hoşlanma biçimindeki tutumların görüldüğü antisosyal kişilik bozuklukları. İşte psikologların değerlendirmesiyle Türkiye’de kadınları öldüren zihniyetin psikopatolojisi:
KADINI META OLARAK GÖREN ANLAYIŞIN UZANTISI Prof. Dr. Kemal Arıkan, Psikiyatrist
“Türkiye’deki kadın cinayetleri, bir tarafıyla sosyolojik, bir tarafıyla psikolojik bir olaydır. Sosyolojik açıdan bakarsak, bu cinayetleri işleyen erkekler kadını bir meta olarak görüyor. Erkek, ‘Bu benim malımdır, başkası kullanamaz’ diyor. Saldırganlığın bir nedeni buradan kaynaklanıyor. Ne yazık ki geçmişten bu yana alışılagelmiş böyle bir anlayış, bir zihniyet var. Bu alışkanlığı sürdüren erkekler bu tür olayların yaşanmasına neden oluyor.


OLAYIN KÖKÜ, ERKEĞİN ANNESİYLE İLİŞKİSİNE DAYANIYORBir de olayın psikolojik yönü var: Erkekler, ne yazık ki kadınlarla ilişkilerinde, anneleriyle ilişkilerinden gelen bir problem yaşıyorlar, yani bu anlayışın kökü annelerine dayanıyor. Erkeklerin kafalarında çözümlenmemiş bir karmaşa var. Erkek her şeye sahip olmak istiyor ama olamıyor, sürekli kadın üzerinde ağırlığını koymak, dominant olmak istiyor. Kadınlara yönelik cinayetlere işte bu karmaşanın yansıması olarak bakmak lazım.
YARGI DA ERKEĞİ KAYIRAN SİSTEMDE ÇALIŞIYORBunlar, normal ve sağlıklı insanlar değildir. Bunun psikolojideki adı antisosyal kişilik bozukluğu, yani psikopatik kişiliktir. Burada aslında erkek, bir başka erkekle yarışıyor. Kadını tam anlamıyla sahiplenmek istiyor, bir başka erkek veya onun varlığına dair geliştirdiği düşünce, antisosyal kişilik bozukluğu olan erkeği harekete geçiriyor. Başka bir erkeğin varlığını veya düşüncesini yok etmeye gücü yetmediği zaman şiddetini, gücünün yeteceği yere, kadına çeviriyor ve onu yok ediyor. Zayıf gördüğünü ezme, yok etme olayıdır bu. Bu kişilerde paranoid etkiler de söz konusu ama antisosyal kişilik bozukluğu ön plana çıkıyor. Kadına yönelik şiddeti önlemek için cezaların ağırlaştırılması ve caydırıcı olması gerekiyor. Değerler yeniden sorgulanmalı, çünkü Türkiye’de yargı da erkeği kayıran bir sistem içinde işliyor."
ERKEĞE, KADININ CEZALANDIRILMASI GEREKTİĞİ ÖĞRETİLİYORProf. Dr. Bengi Semerci, Psikiyatrist"Bu cinayetleri tek başlık altında toplamak çok doğru değil ama genel olarak erkeğin kadına uyguladığı şiddet olarak ele aldığımız zaman, toplumsal olarak erkeğe öğretilenler, yanlış namus, ahlak ve erkeğin fiziksel olarak kadına şiddet uygulayabilir konumda bulunması ortak payda olarak değerlendirilebilir. Doğduğu andan itibaren erkeğe yüklenen, ‘kadını korumak, sahiplenmek, kontrol etmek’ gibi görevler, erkeğin kadını sahip olduğu bir meta olarak görmesine katkıda bulunmaktadır. Toplumsal olarak kadına biçilen görev ise iyi ev kadını olmak, söz dinlemek, eşe sadakat ve itaat olunca, kendine göre bu davranışlardan sapma olduğu durumlarda, kadının ‘cezalandırılması gerektiği’ erkeğin öğretisi oluyor.
ŞİDDETE YÖNELMEDE ANTİSOSYAL KİŞİLİK BOZUKLUĞU ETKİLİToplumsal baskı ve öğretiler nedeni ile olan cinayetleri ayırırsak (töre gibi), erkeğin neden daha çok şiddet gösterdiği, çok sayıda araştırmanın konusu olmuştur. Saldırgan yani şiddet uygulayan aile bireylerinin büyük oranda erkek oluşu ve bu saldırgan davranışların ilerleyen yaşla birlikte azalmaya başlaması, erkeklik hormonlarının şiddette etkili olduğunu düşündürmektedir. Sorumsuz, tepkici ve düşüncesiz hareket etme, vicdansızca ve suç niteliğinde davranışlar gösterme ve bunlardan hoşlanma biçimindeki tutumların görüldüğü antisosyal kişilik bozuklukları da şiddetin biyolojik nedenlerindendir.
TOPLUMSAL KÜLTÜRÜ DEĞİŞTİRMEK GEREKİRCinayetlerin önüne geçilmesinde erken dönem ve kısa vadede sosyal destek kurumlarının ve güvenliğin sağlanmasının önemi çok büyüktür. Cezaların caydırıcılığı yeterli değildir. Asıl önemli olan toplumsal kültürü değiştirmektir ki bu, zaman isteyen bir süreçtir. Ama bir yerden başlanması gerekiyor. Kadın ve erkek tanımları ile görev tanımları belirlenerek, yeni bir toplumsal bilinç yaratılması gerektiği düşüncesindeyim." 
TOPLUM BASKISI EN ÖNEMLİ SEBEPLERDEN BİRİFerahim Yeşilyurt, Psikolog "Erkek egemen bir toplumda yaşıyoruz. Erkekler özellikle de feodal kültürün etkisini yoğun biçimde hissederek büyüyen erkekler, kadınları daha çok kontrol etmek istiyor. Kendi kontrolü dışına çıktığında da yok etmeye çalışıyor. Töre ve namus kavramları kadın cinayetlerinin en önemli nedeni olarak görülüyor. Toplum baskısı ise görünmeyen bir sebep. Toplumda özellikle de belirli kesimlerde ‘namusunu temizlemeyen kişiye’ selam bile verilmeyebiliyor. İşte bu toplumsal baskı cinayete yönelmede çok önemli rol oynuyor.
ŞİŞİRİLMİŞ ERKEK EGOSUNUN SONUCUAz gelişmişlik ve dijital düşünce yapısı da bu sonuca götüren önemli bir etken. Erkek egosu o denli şişiriliyor ki ona ‘hayır’ diyen kişi, onu yetersiz görmüş olarak kabul ediliyor. Erkek, yetersizliğini azaltma yolları aramak yerine suçu karşı tarafta arayınca böyle bir sonuca gidiyor. Diğer taraftan dijital düşüncede 1 ve 0’lar vardır. Yani ya bir şey ya da o şeyin tam tersi vardır, arası yoktur. Bu tür cinayetlere yönelen kişiliklerin en önemli özelliklerinden biri de empati eksikliğidir.